GündemYaşam

Minare Gölgesi – Engin Ergönültaş

‘Hoparlörlerde, şerefeyi çevreleyen kandillerin ampullerinde bir arıza olmadıkça ya da külahları, alemleri, rüzgarla uçup devrilmedikçe hiç kimsenin minarelere uğradığı yoktu’
Kendinizi bırakmak, unutmak, uyumak mı istiyorsunuz sevgili okurlar?
O halde bu kitap size göre değil.
Buradaki öykülere dalma lüksünüz yok, çünkü, bakışlarınız sürekli bir hüzne çarpıyor ve görmeye başlıyorsunuz.
Zengüle Hacı mahallesinde geçen bu kitapta Küçükpazar’dan, Hacıkadın’a, Mahmutpaşa’dan, Sultan Selim’den, Mercan’a birbirlerinin içinde başlayıp birbirlerinin içinde sürüp biten akşam ezanları boyunca Taksim’e giden otobüsteki Sultan ablanın, uzatılmış, karanlık, yasak saatlerdeki oyunların gündüz saatlerindekilere kıyasla daha eğlenceli olduğuna inanan, mor satenden misafir yorganlarının arasına ‘pembe prenses taşı’ saklayan Atilla’nın, tamamını gördüğü halde tamamını anlaması namümkün olan ölüm uykusundaki Abdülkadir’in, ha düştü ha düşecek bir tüy gibi titreyip sallanan Reşide hanımın, bilmediği ve varolmayan şeylere duyduğu özlemle, korkusuz masalların küçük prensesi Meryem’in hikayelerini okuyoruz. Çaresizliklerin, Ergönültaş,ın kaleminden bu derece çıplak bir dille sözlere dökülmüş haliyse içimizi fena, hem de çok fena bulandırıyor.
Ezan sesinin pul pul dökülmüş rutubetli duvarlara çarpa çarpa karanlığa dağıldığı kitapta, rüzgar, her şeyin, daha da kötüye gideceğini hissettiren vehimlerle dolu sayfaların arasında esip duruyor.
Olaylar, kendilerinden daha uğursuz şeylere işaret ederek bizi sürekli geriyor. Ve alkol sınırlarla oynayarak şekilleri, fikirleri muğlaklaştırıyor. Utanç, suçluluk ve korku sayfa sayfa birbirini kovalıyor.
Her şeyin sonunda ise, olanca masumiyetiyle, onun için her şeyin yarım kalan bir oyun olduğu dünyada soruyor Meryem: ‘ Abdülkadir abi, ben ne yapayım?’

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir